Okuryazarlık Nedir?

Okumak ve yazmak bana göre insanlığın en önemli iki kazanımı.

Şu an sahip olduğumuz kültürel, sanatsal ve teknolojik birikimin temelinde bu iki kadim eylem var.Okuryazarlık sayesinde insanlık tarihini yazabilmiş, birikimlerini kuşaktan kuşağa aktarabilmiştir.

Diğer taraftan insanlığın %55’i halen okuma ve yazma bilmiyor.

Bizde ise durum şöyle:

TÜİK verilerine göre 6 yaş üzeri okuryazarlık oranımız %95. Buda yaklaşık olarak 2,4 milyon kişinin halen okuma yazma bilmediğini gösteriyor.

UNESCO okuryazarlığı; Toplumun geniş bir kitlesine hitap edebilmek, bilgisini ve gücünü geliştirerek hedeflerine ulaşması için bireye olanak veren olgu olarak tanımlıyor.

Ben bu tanımı çok önemsiyorum. Çünkü okuryazarlık dediğimiz şey okuma ve yazmayı bilmekten çok daha öte bir şey. Bunu suyun üzerinde batmadan durabilmek ile stilli yüzmeyi bilmek arasındaki farka benzetebiliriz.

Yazabilmek için çok okumak gerektiği de aşikardır. Ben yazabilmeyi bir bardağın dolup taşması olarak görüyorum. Taşabilmek için önce dolmak, dolmak içinde çok okumak gerekir.

Okumak bazen yaşadığın şehri, bazen tüm dünyayı, bazen geçmişi, bazen bugünü ve geleceği, bazen bir yabancıyı ve her daim kendini yeniden keşfetmektir. Okuduğunuz her kitapta bir yolculuğa çıkar, kitabı bitirip yolculuğu tamamladığınızda artık siz eski siz olmazsınız.

Şüphesiz, hiç bilenle bilmeyen bir olur mu….

Saygılarımla…

İnsanı sev, eşyayı kullan. Tersini sakın yapma…

Çok sevdiğim bir yakınım kaybettiği annesi ile ilgili bana şöyle demişti:

“Tekrar bir şansım olsaydı, annem ile daha çok vakit geçirmeyi dilerdim.”

Şu hayatta tek bir gerçek varsa o da ölüm. Maalesef çoğu zaman bunu farketmeden yaşıyoruz. Öyle bir koşturma içerisindeyiz ki, bir dakka durup düşünmeye, tefekkür etmeye vaktimiz yok. Bu hızlı yaşam içerisinde yavaş olmak, dingin yaşamak adeta lüks haline gelmiş durumda.

İnsanoğlu hırslarının kurbanı. Bu hırs adeta onun gözümüzü kör etmiş durumda. Daha çok kazanmak, işte terfi almak, arabayı değiştirmek, mümkünse gelecek için yatırım yapmak onun öncelikleri arasında. İnsan biriktirmek, kalbe dokunmak, toplum yararına çalışmak, güven vermek ve almak maalesef ikinci planda. Yapılan bir araştırmaya göre insanlar arasındaki sadece %2’lik güven artışı, insanların hayatına %36’lık zamdan daha fazla katkıda bulunuyor. Güven ile mutluluk arasında bu kadar büyük bir ilişki varken insanoğlu mutluluğu yanlış yerlerde arıyor.

Tek sahip olduğumuz gerçek ise yaşadığımız şu ömür. Gelip geçtiğimiz fani dünyada, iyi hatıralar biriktirmek, bir insanın yarasına merhem olmak, sevdiklerimiz ile daha çok kaliteli vakit geçirmek, yeni insanlar tanımak ve kazanmak maddi kazanımlardan çok daha kıymetli ve kalıcı.

Lafı uzatmadan yazımı Cemil Meriç’in şu sözüyle bitirmek isterim:

İnsanlar sevilmek için yaratıldılar, eşyalar ise kullanılmak için. Dünyadaki kaosun nedeni; eşyaların sevilmeleri, insanların kullanılmalarıdır.

Saygılarımla…

Yokluğun gücü, Varlığın rehaveti…

Cumhuriyetin ilk yıllarında bir Geometri dersi (İzmir)

Halide Edip’in Anadolu’da yokluklar içinde başlayan İstiklal harbi ile ilgili “Böyle bir mücadelede yoksulluk zenginlikten çok daha heybetli görünüyor.” sözü bu yazının çıkış noktasıdır.

Bu coğrafyada yaşayan insanların çoğu yokluğu bilir. Yokluk birazda eksik olmak demektir. Her daim bir şeyiniz eksik olur. Ama şimdi anlıyorum ki asıl yokluklarımız bizi var ediyor.

İçinde bulunduğumuz yüzyılın en büyük sorunu varlık içinde boğulup kalmış insanlık. Tüketim canavarına dönüşen insanoğlu var olmayı araçlarda, eşyalarda arıyor. Tükettikçe mutlu, mutlu oldukça da tüketmeye başlıyor. Bu kısır döngü bizi fabrika ayarlarımızdan uzaklaştırmış durumda. Albert Einsten’ın “Mutlu bir hayat yaşamak istiyorsanız hayatınızı bir amaca bağlayın, kişilere veya eşyalara değil.” sözü sadece sözde kalıyor.

Hepimiz kullandığımız telefonunun daha bozulmadan bir üst modelini almak istiyoruz. Bir üst modeli aldığımızda ise daha yenisi raflarda yerini alıyor. Kullandığımız bilgisayarları yeterli bulmuyor, dolaplarımızı belki sadece bir kez giyeceğimiz eşyalar satın alarak kendimizi mutlu ediyoruz. Onlar üzerinden hayaller kuruyoruz. Bir müddet sonra eşyanın cazibesi kayboluyor. Tek amacı bir eşya olan insanoğlu günün sonunda işte bu yüzden mutlu olamıyor.

Bizi varlığın rehavetine boğan bir diğer sorun ise oluşturduğumuz konfor alanları.

Konfor alanı; kişinin alıştığı düzeni koruyarak, risk almaktan kaçındığı, kendisini güvende hissettiği etrafı görünmez duvarlarla çevrili bir alandır.

Konfor alanları yaratmak insanın doğasında var. Üniversite okumak, mümkünse iyi bir kpss puanı alıp mesleği ile ilgili olsun yada olmasın devlette bir iş bulmak, ev ve araba satın almak. Maalesef hedeflerimiz bunlarla sınırlı. Çoğumuz bu konfor alanından çıkamıyor, varlığın rehavetinde kaybolup gidiyoruz.

Yazar Seth Godin, teknoloji devrimini kastederek, “Bu devrim insanoğluna, daha önce kimsenin sahip olmadığı imkanlar sağladı ancak biz bu imkanları kedi videoları izleyerek harcıyoruz. ” diyor. Seth Godin’in bu sözünü ben şöyle yorumluyorum. 21. yüzyılda insanoğlu o kadar çok imkana sahip ki, sahip olduklarımıza karşılık ürettiklerimiz bir hiç kalıyor. Çünkü varlığın rehaveti üzerimize sinmiş durumda.

Yokluğu sadece maddi yokluk olarakta görmemek gerek. Hayat gayesi olmayan bir kişi de, pekala fikren yoksul olabilir. Bence yokluğun en tehlikeli olanı da budur. Bu durumu Paulo Coelho’nun Simyacı kitabında ki bir bölüm ile açıklamak istiyorum:

Kitapta Endülüslü seyyahın yolda tanıştığı müslüman ile aralarında geçen muhabbete tanık oluyoruz. Müslümanın tek amacı hacca gitmek. Bunun içinde çalışıp para biriktiriyor. Bir zaman sonra yeterli parası oluyor. Ancak yinede gitmiyor. Endülüslü seyyah niçin gitmediğini sorduğunda ise “Eğer gidersem döndüğümde hiçbir hayalim kalmayacak, bu beni çok korkutuyor.”diyor.

Çoğumuzun bir hayali yok. İşin kötü yanı hayalimiz olmadığının farkında bile değiliz. Küçük hedefler peşinde, birazda varlığın rehaveti ile yaşayıp gidiyoruz.

İnsanı başarıya götüren yol, yokluk ve arayış içinde idealist bir duruş sergilemekten geçiyor. Bizi uzun vadede ayakta tutacak, insanlık ve bilim için ideallerimiz olmalı.Tasavvufta ise bunun karşılığı İnsan-ı Kamil olmaktır. Varlığın rehavetini aşmak için yokluğun gücünü aramalı, azın çoktan fazla olduğunu görmeliyiz.

Yazıma Cemil Meriç’in şu sözü ile son vermek istiyorum:

“Her şeyin yokluğunu çekmeli insan; yokluk varlıktan daha görkemli ve daha anlamlıdır.”

Saygılarımla…