Yazılım ve Kodlama Eğitimi Üzerine Bir Mütalaa

Yazılım geliştirme yada diğer ismi ile kod yazabilme yetisi 21. yüzyılın en önemli meziyetleri arasında yer alıyor. Bu alan ile ilgilenmek için illaki yazılım yada bilgisayar ile ilgili bir mesleğe sahip olmak da gerekmiyor. Sadece bu konuda meraklı ve istekli olmak yeterli. Tabi matematik bilmek ve problem çözmeyi sevmek de gerekiyor.

Günümüzde birçok mesleğin yazılım ile direkt ya da dolaylı olarak ilgili olduğunu ve bu durumun gün geçtikçe etkisini arttırdığını düşünürsek, özellikle genç nesillerin kodlama ve yazılım dili bilmeleri çok önem arz ediyor. Belkide bundan bir 10 yıl sonra bir yazılım dili bilmek, okuma, yazma bilmek kadar önemli hale gelecek.

OECD ve PISA gibi kuruluşların, ülkelerin eğitim sistemleri hakkında yayınladığı raporlarda da yazılım ve kodlama becerilerinin çok önem arz ettiğini görüyoruz. Bu raporlarda üst sıraları paylaşan ülkelerin yazılım ve kodlama derslerini müfredatlarına eklediklerini görüyoruz.

Örneğin İngiltere 2013 yılında bilişim ve teknoloji dersinin müfredatını “çağa ayak uydurmadığı gerekçesi” ile kodlama ve yazılım geliştirme perspektifinde yeniden ele aldı ve güncelledi. Amerika Birleşik devletlerinde ise devlet okulları ve sivil toplum kuruluşları tarafından özellikle “Çocuklar için kodlama” temalı bir çok etkinlik ve organizasyon düzenleniyor. Ülkemizde ise Sanayi Bakanlığının acil eylem planı içerisinde yer alan yazılım derslerinin Milli Eğitim müfredatına girmesi konusu, Milli Eğitim Bakanlığı tarafından uygulamaya alınmaya çalışılıyor.

Hep şu örnek verilir, orta büyüklükte bir kasabanın patates üreterek ülkeye kazandırdığı katma değerin çok daha fazlasını , bir ofiste yazılım üreten küçük bir ekip kazandırabilir. Buradan patates üretmeyelim sonucu çıkmamalı. Tabiki patateste üretmeliyiz. Ancak akıl terini alın terine tercih edeceğimiz işler yapmalıyız. Ülke ekonomisinin iyi bir yere gelmesini istiyorsak, katma değeri yüksek işler yapmamız şart. Teknoloji şirketi Apple’ın ekonomik büyüklüğünün ülkemiz ekonomisi kadar olduğunu düşünürsek, yazılım sektörü önemini daha iyi anlayabiliriz. Ayrıca Yazılım Sanayicileri Derneğinin verilerine göre sanayide bir torna ustasını istihdam edebilmek için ortalama 75 bin dolar civarında bir yatırım gerekirken, bu rakam bir yazılım uzmanı için ortalama 3 bin dolar civarında.

Ben bu konuyu ülkemiz için yeni bir sanayi devrimi olarak görüyor ve çok önemsiyorum. Bu doğrultuda da “Yazılım Eğitimleri” çatısı altında herkesin faydalanabileceği eğitimler düzenlemeyi planlıyorum. Aslında bu sürecin bana da çok katkısı olacak. Bir konuyu iyi bir şeklide öğrenebilmek ve pekiştirebilmek, o konuyu başkalarına en sade ve anlaşılabilir şekilde anlatabilmekten geçiyor. Umarım bu çalışma ile toplumun her kesiminde bir farkındalık oluşmasına katkı sağlarım.

Saygılarımla…

Bataklıklar Ülkesinden Beyaz Zambaklar Ülkesine: Finlandiya

“Beyaz Zambaklar Ülkesinde” Grigory Petrov‘un kaleme aldığı, Finlandiya’nın kuruluşunu ve bataklıklar ülkesinden nasıl beyaz zambaklar ülkesine dönüştüğünü anlattığı, benim defaatle okuduğum ve her okuyuşumda farklı lezzetler aldığım güzel bir eser. Kitap ilk kez 1923 yılında Saraybosna’da basılmış. Atatürk’ün askeri okul müfredatına konulmasını emrettiği bu eser, Türkçe’ye çevrilen eserler arasında en çok okunan kitaptır. Ayrıca Milli Eğitim Bakanlığı’nın okunması için önerdiği 100 temel eser arasındadır.

Kitap 200 yıl önce yazılmış olsada halen geçerliliğini koruyan mesajlar içeriyor kanımca. Kitapta 1800’lü yıllarda bırakın sanayi ve ticareti bir kültürü dahi olmayan, İsveç ve Rusya arasında sıkışıp kalmış bir ülkenin, bataklıktan günümüz Finlandiya’sına nasıl geldiğini görüyorsunuz.

1811 yılına kadar İsveç hakimiyetinde olan Finlandiya’da tüm yönetimsel kademeler, okullar ve ordu tamamiyle İsveç’lilerin elindeydi. Finliler ise kayalık ve bataklık arazilerde, ilkel tarım ile uğraşmaktaydılar. Toplumun okur-yazar oranı İsveç’lileri saymazsak yok denecek kadar azdı. Böyle bir ortamda Finli yazar ve diplomat Johan Vilhelm Snellman domino etkisi yaratacak, toplumsal kalkınmanın fitilini yaktı. İşe ilk olarak öğretmenler ile başladı. Onlara bir ulusun şahlanışı için gerekli olan çok çalışmak, bilinçli çalışmak, teknolojiyi kullanmak, vatanı ve insanı sevmek, adaletli olmak gibi bir çok temel değerleri aşıladı ve bunları tüm Finlandiya insanına anlatmalarını istedi. Snelmandan etkilenen birçok öğretmen, ondan aldığı eli tüm Finlilere ulaştırdı. Kırsal ve köy okullarında halkın okur yazarlığı ve özellikle tarım teknolojileri ile alakalı bir çok seminer düzenlendi. Yapılan bu çalışmalar kısa sürede meyvesini verdi. Finlandiya özellikle tarım alanında birçok marka oluşturdu. Bu başarı katlanarak farklı alanlarda da kendi gösterdi.

Günümüz Finlandiyası artık bataklıklar ülkesi olarak değil, beyaz zambaklar ülkesi olarak anılıyor. Sağlıktan, ekonomiye, sanayiden eğitime kadar hemen her alanda katma değeri yüksek uluslararası ölçekte yarışabilecek birçok ürün ve hizmetleri var. PISA raporlarına göre Finlandiya dünyanın en iyi eğitim sistemine sahip ülkesi.

Düşünün 1800’li yıllarda kültürü dahi olmayan bir ülke eğitimde dünyanın zirvesine yerleşiyor. Dünyanın bir çok yerinden araştırmacılar, eğitim sistemlerini yerinde görmek için Finlandiya’yı ziyaret ediyor. İşte başarı budur.1800’li yıllarda Finlandiya’da yapılan bu çalışmalar olmasaydı belki de Finlandiya halen bataklıklar ülkesi olarak kalacaktı. İnandılar ve başardılar…

Finlandiya’da yapılan bu çalışmalar, ülkemizde Cumhuriyetin ilk yıllarında açılan Köy Enstitülerinin faaliyetlerine ne kadar da çok benziyor. Şayet Köy Enstitüleri kapanmasa ve çağın gereklerine uygun bir dönüşüm ile çalışmalarına devam edebilseydi, şu an Güzel Anadolu’muz çok daha farklı bir yer olurdu. Keşkeleri sevmeyen biri olarak, gayemiz bu vatanı muasır medeniyetler seviyesine ulaştırmaksa, yapılacak çok iş var. Önemli olan buna inanmak ve çok çalışmak.

Yazıma Erzurum Köy Enstitüsü öğretmenlerinden Şevket ÖZAY’ın şu sözü ile son vermek istiyorum:

“Bir milletin kurtulması için, gece uykusundan ve gaflet uykusundan erken uyanması gerekir.”

Saygılarımla…

Düşüncenin Gücü

Sen ne etsin ne kemiksin. Düşünceden ibaretsin. Gül düşünür gülistan olur, diken düşünür dikenlik olursun…

Mevlâna Celâleddin-i Rûmî

Mevlana’nın bu muhteşem sözü yazımı çok iyi özetliyor aslında…

Düşüncelerimiz benliğimizi oluşturur. Onlar ne kadar sağlıklıysa bizde o kadar sağlıklıyızdır. Birçok alim ve ulemanın ehemmiyet verdiği bu husus hakkında, literatürde birçok bilimsel araştırma da mevcut. Bu yazımda biraz bunlara değinmek istiyorum.

İngilitere’de yapılan bir araştırma, düşüncenin gücünü çok somut bir şekilde ortaya koyuyor. Araştırmanın özeti şu: İnsan düşünceleri ile kendini hasta edebildiği gibi tedavide edebilir. Hatta yanmamış parmaklarının su toplamasını bile sağlayabilir (Detay için bknz: KİGEM). Aslında bu durumu Yunus Emre, «Bir ben var benden içeri» diyerek iç dünyamızın gücünü çok güzel bir şekilde ifade etmiş.

1970’lerin sonunda psikolog Martin SELIGMAN Öğrenilmiş Çaresizlik adını verdiği bir kuram ortaya attı. Bu kuram, düşüncelerin başarı ve hedeflere ulaşma konusunda ne kadar önemli olduğunu ortaya koymakta.

 Öğrenilmiş Çaresizliği bu alanda yapılan bir çalışma ile açıklayayım:

Bilim insanları dev bir akvaryum yapıp, bu akvaryumu tam ortadan kalın bir camla ikiye bölmüşler. Bir tarafına en saldırgan cinsinden köpekbalığı, diğer tarafına da fok balığını koymuşlar. Köpekbalığı, fok balığını görünce büyük bir iştahla ona doğru hızla yüzerek yemek için hamle yapmış ve aynı hızla kafasını aradaki cam bölmeye çarpmış. Böyle birkaç başarısız deneme daha yapmış ve hep kafası cama çarpıp canı yanmış. Bakmış ki olmuyor ve her defasında canı yanıp yaralanıyor. Birkaç gün süren başarısız denemelerinin ardından fok balığına saldırmaktan vazgeçmiş. Bir müddet sonra bırakın saldırmayı, fok balığının bulunduğu bölgeye doğru olan yüzmelerine bile son vermiş.

Bilim insanları aradan geçen iki haftanın sonunda aradaki cam bölmeyi tamamen kaldırmışlar. Bakmışlar ki köpekbalığı, engel kalktığı halde fok balığına saldırmıyor. Eskiden olduğu gibi cam bölmenin olduğu yere kadar geliyor ve daha ileri gitmeden geri dönüyor. Çünkü yapmış olduğu sayısız deneme ile o fok’a ulaşamayacağını ve bunun kendine zarar verdiği yönünde şartlanmış ve umutlarını yitirmiş. Yani sınırlarını öğrenmiş ve bir daha o sınırı aşmamış.

İnsanoğluda tıpkı o köpekbalığı gibi. Amaç ve hedefleri var. Hedefleri için sayısız denemeler yapıyor. Kiminde başarılı oluyor, kiminde başarısız. Bu süreç sonunda da bir takım yargılar oluşturuyor. Ben bu işi yapamam… Ben sınavı geçemem… Bu konuda kabiliyetli değilim gibi…

Aslında bunlar, içine kendimizi hapsettiğimiz duvarlardır. Ancak bir gün o çok arzuladığımız şeye ulaşacak güç ve olanağa sahip olduğumuz halde, engeller ortadan kalmış olsa bile, sadece umutlarımızı yitirip hayal kırıklığına uğradığımız için herhangi bir girişimde bulunmaz, elde etmek ya da başarmak için hamle yapmayız. İşte buna tam olarak Öğrenilmiş Çaresizlik deniyor.

Tasavvufta «Kalbin Kararması» diye bir söz vardır. Geçenlerde bu olayın bilimsel olarak da doğru olduğunu ortaya koyan bir yazı okudum. Özellikle olumsuz düşünceye sahip karamsar insanların kalplerinin, zamanla karardığı, bu kararmaya da kalbin içinden geçen kanda bulunan demir atomlarının oksitlenmesinin neden olduğu belirtilmiş. Gerçekten çok şaşırdım.

Hayata her daim ümitvar olmak gerekiyor. Bunuda en iyi olumlu düşünceler ve olumlu bir kişilik ile sağlayabiliriz. Ben bu kişiliğin beraberinde huzuru ve başarıyı getireceğine inananlardanım.